Bir zamanlar çayıma üç şeker atardım. Tat dediğim şey, beyaz kristallerin o zarif ince belli bardakta kaşık şıngırtısıyla yavaşça erimesiydi. Onsuz eksik, onsuz yarım gibi gelirdi her yudumum. “Şekersiz çay içilmez,” derdim. Hatta öyle ki, “Çayı bırakırım ama şekeri asla bırakmam,” diyecek kadar keskindim kendimden yana.
Sonra bir gün, sebebini hiç hatırlamadığım bir anın içinde o kesinliğim kırıldı. Ortada ne büyük bir karar vardı ne de dramatik bir kopuş. Sadece bıraktım ve bir daha çayıma hiç şeker koymadım. İnsan bazı alışkanlıkları böyle böyle terk ediyor işte; gürültüsüz, vedasız, hatta fark etmeden.Tam on iki yıl olmuş çayın içindeki şekerin tadını unutalı…
Şimdi dönüp baktığımda görüyorum ki şeker yalnızca çaydan eksilmemiş hayatımda. Bir zamanlar içimi ısıtan, varlığıyla yüzümde beliren o tanıdık ve güzel hissi getiren şeyler de yavaş yavaş eksilmiş. Artık aynı yere dokunmuyor, aynı hissi vermiyorlar. Tıpkı şekerli çay gibi.
Zamanla alıştım. Öyle alıştım ki bugün tek şekerli bir bitki çayı bile içemem. Dilimin reddettiği şey, belki de geçmişimin kendisidir, bilmiyorum. Çay hâlâ aynı çay, şeker aynı şeker ama ben artık aynı ben değilim. Önceleri tat dediğim şey şimdi anlamsız bir fazlalık gibi; eskiden vazgeçilmez olan, şimdi gereksiz.
İşin en tuhaf yanı ise şu: Şeker eklesem bile o eski tadı geri getirmiyor artık. Çünkü değişen çay değil, onu içen kişi. Belki de bu yüzden yavaş yavaş tatsızlaşan şey hayat değil, onun bizdeki yankısı. Sadece biz, neyin tat verdiğini unutarak büyüyoruz.
Artık çok az şey heyecanlandırıyor bizi, çok az şeye gerçekten seviniyoruz. Ve belki de en çok bundan yoruluyoruz; hiçbir şeyin eskisi gibi olmamasından değil, hiçbir şeyin içimizde eskisi gibi yankı bulamamasından. Belki de bu yüzden eskilere bu kadar özlem duyuyoruz.
Yıllar, yaşımıza eklenen artılar gibi görünse de aslında eksilterek ilerletiyor bizi. Eskiden çok sevdiğimiz bir şeyi yerken, içerken, sevdiğimiz bir şeyi yaparken ya da çok sevdiğimiz bir yere giderken hep bir öncekinden daha eksik, daha azız. Sanki her tekrar, bir parçayı daha geride bırakıyor.
Zaman bir hırsız gibi usulca çalıyor bizi bizden. Ne bir ses çıkarıyor ne de fark ettiriyor kendini. Ama dönüp baktığımızda çoktan eksilmiş oluyoruz. Bir zamanlar koşulsuz seven, heyecan duyan, kolayca güvenen, iyi şeyler için direnen, güzel ve değerli olan için çaba gösteren o yanımız yavaş yavaş geri çekiliyor.
Ortada ne büyük bir karar var ne de “Artık böyleyim,” dediğimiz bir an. Hiçbir şey bir anda olmuyor. Kırgınlıklar birikiyor, hayal kırıklıkları üst üste ekleniyor, olumsuzluklar ve yılgınlıklar içimizde katman katman çoğalıyor ve fark etmeden içimizdeki o aydınlık tarafı eritiyor.Sonra bir an geliyor tüm bu birikmişliklere keskin bir balta ile son veriyor.Aniden ama uzun bir zamanın bir anda kesilen soluğu gibi…
Bir gün dönüp bakıyoruz… Hâlâ aynı hayatın içindeyiz belki ama aynı insan değiliz. Eksilerek büyümek, zamanın bize öğrettiği en sessiz ve en acı gerçek.
Belki de gerçek büyümek, şekerden vazgeçmek değildir, tadın kendisini kaybetmektir.
Yorumlar
Kalan Karakter: