Sevgili okur,
Bugün sizlere uçlardan bahsetmek istiyorum. Varoluşsal, duygusal ve daha çok davranışsal uçlardan.
Hepimiz biliriz ki hayat zıtlıklarla doludur. İyi ve kötü, mutluluk ve hüzün, gülmek ve ağlamak…
Nice zıtlıklar zaman zaman uğrar, dokunur ve geçer insanın hayatından. Biliriz ve umarız ki birinin varlığı diğerinin varlığına kefildir.
Sufilerin çok sevdiğim bir sözü var. Her ne zaman içimde ve dışımda çatışmalar büyüse ve iki uç arasında kalsam bu söz gelir yerleşir zihnimin bir köşesine.
"Her şey zıddıyla kaimdir."
Belki de bu yüzden her şey karşıtıyla tanınır diye düşünürüm.
Neredeyse pek çok inanç ve felsefede zıtlıklar üzerinde durulmuştur. Örneğin Çin felsefesindeki Yin Yang, Buda’nın ikiliksizlik (non-duality) prensibi, Antik Yunan’ın iki kutuplu düşüncesi (düalizm)… Pek çok inanç ve felsefe bu karşıtlıkların meydana getirdiği anlam üzerinde itinayla durur ve zıt durumlar arasındaki denge, uyum ve mutlak bağımlılığı ele alır. Örneğin, Kur'an-ı Kerim’de de bazı kavramların daha dengeli, ibretli, anlaşılır ve akılda kalıcı olması için birbirine zıt kavramlar hep peş peşe kullanılır. Erkek ve kadın, aydınlık ve karanlık, sevap ve günah, cennet ve cehennem, hak ve batıl, yaşam ve ölüm… Varlığı tanımlarken zıtlıklar arasında denge hep esastır.
Kısacası pek çok inancın hayata dair tanımlamalarında "her şey zıddıyla var olur" felsefesi yatar. Biri olmadan diğerinin varlığı anlamsız gibidir. Peki gerçekten de öyle midir? Mesela hüzün yoksa mutluluğun, çirkin yoksa güzelin bir anlamı olmaz mıydı?
Her şey iki uç arasına gerilmiş keskin ve ince bir ip gibi. Sanki her duygunun, her anlamın, her varlığın iki ucu var. Çok mutlu olan bir insanın aniden gözlerinden yaşlar süzülmesi gibi belki. İki ayrı uç duygu aynı anda. Yani uç, adı üstünde bir düzlemde birbirine en uzak iki ayrı nokta. Bağımsız mı? Yoksa aksine birbirine görünmez bir bağ ile bağlı mı?
Felsefeden pek anlamam ama derin düşünmenin sularını iyi tanırım. Pek çok şeyi yüzeysel bilmek yerine bir şeyi derinlemesine düşünüp anlamlandırmayı ve bağlantılar kurarak pekiştirmeyi tercih ederim.
Fikirden fikir üretebilmenin zevkini, derin düşünmenin verdiği o dalgınlığı ve bir süre o engin denizde yüzüp aniden aydınlanmanın verdiği o tarifsiz hazzı bilenler bilir. Tıpkı yüzerken uzak mesafeleri katetmektense derinliklere dalmanın daha heyecan verici olması gibi. En azından benim için öyle. Çünkü insan bazen bir fikrin içinde derinlerde kaybolmadan kendini bulamaz. Bir duruş ve bir kanaat sahibi olamaz.
Şu aralar derinlerinde kaybolduğum fikir denizimde zıtlıklarla boğuşuyorum. Varoluşsal, duygusal ve daha çok davranışsal zıtlıklar, düşünceden düşünceye bırakıyor beni.
Gece ve gündüz gibi varoluşsal zıtlıkların muazzam ahengi bana varlığın eşsiz anlamını kavratıyor. Var olan ve hiçbir yaratılanda kusur bulamıyor ve mahlukatı izlerken bir tefekkür okyanusuna dalıp dalıp hayran kalıyorum.
Mutluluk ve hüzün gibi duygusal zıtlıklar ise bir beşer olduğunu hatırlatıyor insana. Geçiciliği anlıyorsun; ne olursa olsun dünya üzerinde hiçbir şeyin aynı formda ve aynı hızda sürmeyeceğini ispat ediyorlar sanki insana.
Fakat davranışsal zıtlıklar, böylesine anlamlı ve güzel hisler uyandırmıyor bende. Son zamanlarda gözüm davranışsal zıtlıklara fazlasıyla takılıyor. İnsanlığın eylem ve söylemdeki çelişkilerine... Tezatlıkların aynı bedende var olabilmesine. Her şeyin zıttı ile kaim olabilmesi bu konuda beni ferahlatmıyor.
Mesela çok donanımlı ve kaliteli insanlar tanıyorum ama çoğunda garip bir öz güvensizlik sorunu var. Ya fazla tevazulu ya da fazlasıyla çekingenler. Onca bilgi, donanım, yetenek… Fakat reklam yok, sorulmazsa söylemek yok, durup dururken kendini pazarlama yok. Doğru olan bu gibi değil mi? Garipsemediniz.
Sonra tam tersi insanlar görüyorum Kültür yok, saygı yok, herhangi bir konuda kayda değer bir yetenek yok fakat müthiş bir kibir ve kendini pazarlama dürtüsü hâkim. Bir kere çok konuşuyorlar. Her konuda uzmanlar. Dinleme becerileri sıfır. Ortamlarda sürekli bu insanların hayatlarını, nereye gidip ne yaptıklarını ve çokça ne düşündüklerini dinliyoruz. Fikirleri pek kıymetli! Onlardan ve anlamsız fikirlerinden zaten konuşmaya pek fırsat da kalmıyor. "Boş teneke çok ses çıkarır" atasözümüzün vücut bulmuş hâlleri adeta. Boşlukta sesin abartılı yayılması ve yankılanması gibi düşünebilirsiniz. Boşluk, gürültü ve yokluk üçlemesi.
Böylelikle sükûtun gevezelikten daha çok zekâ belirtisi olduğuna bir kere daha kani oluyor insan.
Sonra duygusal zekası yüksek, empati yeteneği güçlü, nerede ne konuşacağını bilen yetenekli insanların, en ufak hatalarında kendilerini acımasızca eleştirdiklerini görüyorum. Elinden ve dilinden kimseye fayda gelmeyen yeteneksiz kişilerin ise kimseyi beğenmeyip, her işe bir kulp, her insana bir lakap taktıklarına şahit oluyorum.
Bir işi iyi bilen insanların "Belki benden daha iyisi vardır" diyerek bir adım geriye çekilmelerini, hiçbir şey bilmeyenlerin ise cüretkâr öne atılmalarını hayretle izliyorum.
İnsan kendinde var olmayan bir şeyi nasıl dışa vurur, bunu düşünüyorum sonra.
Zekâ ve yetenekten kıt olanlar, var olmayan özelliklerini övgülerle anlatıyor; ahlaksız olan, herkes onu ahlaklı bilsin diye reklam peşinde; dindar olmayan, din pazarlıyor; kendini beğenmeyen, herkesin her yerini eleştirip beğenmiyor. Aşağılanmış ve kendini aşağıda gören, herkesi aşağılayarak üstün görüneceğini sanıyor. Zayıf olan, güçlü görünme çabasında…
Diğer yandan, çok başarılı olan başarısızlıktan, ahlaklı olan ahlaksız yaftası yemekten, işini iyi yapan hata yapmaktan, yeteneği olan aksilikten korkuyor. Erdemleri ve başarıları ile sessizce var olup göz önünde olmaktan imtina ediyorlar. Güçlü, gücünü göstermeye çekiniyor; günü gelir bir gün zayıf düşerse diye maskara olmaktan korkuyor.
Hayatında haset duygularını harlamak dışında hiçbir konuda gayreti olmayanlar; çaba gösterene, başarılı olana, güzel işler yapana ve hayatıyla barışık olana içten içe —sinsice— nefret besliyor.
Toplum ahlaklıya, başarılıya, bilgiliye, ağzını açtığı anda "Aman" diyor, "Kibirlenme, mütevazı ol." Fakat olmayan kabiliyetleri ile reklam yapanın eteğinden ayrılmıyor.
Doğruyu söylemek cezalandırılıyor, hakkı savunan yalnızlaştırılıyor. Yalan söyleyen ve yanlış yapana kılıflar hazırlanıyor bir bir ve her hatalarına duygusal bahaneler bulunuyor. Mağdura değil, ahlaksıza acınıyor. Duygusunu açıkça dile getiren ucuzlaşıyor. Kalbi duygusuzluktan kaskatı kesilmişler el üstünde tutuluyor.
Bazen bünyem tüm bu zıtlıkları kaldıramıyor, beynim algılamakta zorluk çekiyor. Bu iç içe geçen karmaşık düzen —ya da düzensizlik— her neyse ruhuma ağır geliyor.
Toplumda çok ağlayanın acısı en fazla olan, en çok bağıranın en haklı olan, en çok konuşanın en kültürlü olan, en çok ve en sahte gülümseyenin en sevecen olan sanılması beni fazlasıyla rahatsız ediyor artık.
Kimseye yük olmayayım diye çabalayanın sırtına binilmesinden; kimse üzülmesin diye derdini içine atanın duygusal çöp kutusu hâline getirilip herkesin derdiyle dertlenmek zorunda bırakılmasından; yoksulun itilip kakılması ama çalıp çırparak zengin olanın önünde el pençe divan durulmasından; takva sahibi olanın kimsenin gözünde değeri olmazken makam sahibinin eteğinin öpülmesinden; saygı terazisinin bir kefesine hep maddi gücün konulmasından her hücremle iğreniyorum.
Basiret ve feraset kavramlarıyla bağı kalmamış, iyilik, güzel ahlak ve maneviyatla açılabilen ruh görüsünü hiç kazanamamış insanların; iyiymiş gibi görünenin ardındaki çirkinliği fark etmesi pek tabii beklenemez. Fakat bu aciz beklentisizliğin içinde dahi toplumdaki bu davranışsal zıtlıkları kanıksamak istemiyorum. Bu kabullenemeyiş ve rahatsızlık neyi değiştirir derseniz, hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Biliyorum.
Bu zıtlıklara rağmen değil, tüm bu zıtlıklarla beraber dünya yine böyle dönecek ve maalesef, yalnızca yüzleşip görebilenler tüm bu çarpıklıkların ağırlığını taşıyarak yaşamaya devam edecek. Ne yazık...
Yorumlar 1
Kalan Karakter: