Adını Koymadan Çözüm Olur mu?
Türkiye’nin Kürt meselesinde yüzyıllık tecrübesi bize şunu gösterdi: Güven yerine korku, eşitlik yerine inkâr tercih edildiğinde ne birlik güçleniyor ne de acılar bitiyor. Artık sorunun adını koymadan çözüm üretilemeyeceği açık.
Türkiye’nin en derin ve en uzun süreli meselelerinden biri olan Kürt sorunu, büyük ölçüde karşılıklı güvensizlik ve “bölünme korkusu” etrafında şekillendi. Bu korku, sadece devlet politikalarını değil, toplumun geniş kesimlerinin zihnini de belirledi. Oysa son yüz yılın deneyimi gösteriyor ki korku üzerine kurulu politikalar ne birliği güçlendirdi ne de acıları dindirdi.
Bugün hâlâ şu temel soruyla karşı karşıyayız:
Adını koymadan çözüm olur mu?
Yüz Yıllık Mücadelenin Esası:
Var Olma Talebi
Kürtlerin son yüzyılda verdiği mücadelenin özüne bakıldığında, bunun esas olarak bir var olma, tanınma ve kabul edilme mücadelesi olduğu görülür. Bu mücadele çoğu zaman yanlış okundu, güvenlik merceğine sıkıştırıldı ve çoğu kez “bölünme tehdidi” olarak yorumlandı.
Oysa tarihsel gerçeklik daha nüanslıdır.
Eğer Kürt toplumunun geniş kesimlerinin temel hedefi ayrılmak olsaydı:
- Türklerle bin yılı aşkın ortak yaşam kurulmazdı,
- milyonlarca karma evlilik gerçekleşmezdi,
- aynı orduda, aynı cephelerde birlikte can verilmezdi.
Toplumsal hayatın bu derin iç içeliği, meselenin özünde bir kopuş arzusundan çok eşit yurttaşlık ve kimlik tanınması talebinin ağır bastığını göstermektedir.
İnkâr Döneminin Ağır Mirası
Türkiye’nin yakın tarihinde Kürt kimliğinin inkâr edildiği dönemler, bugün yaşanan güvensizliğin en önemli kaynaklarından biridir.
Bir zamanlar:
- “Kürt” kelimesinin kamusal alanda telaffuzu dahi sorun sayıldı,
- Kürtçe kamusal görünürlükten dışlandı,
- farklı dönemlerde Kürtçe konuşmaya yönelik fiilî ve resmî yasaklar uygulandı.
Eski bakanlardan Şerafettin Elçi’nin “Ben Kürdüm” dediği için yargılanıp cezaevine girmesi, bu dönemin sembolik kırılma anlarından biri olarak hafızalara kazındı. Bu olay, meselenin yalnızca güvenlik değil aynı zamanda tanınma krizi olduğunu açık biçimde ortaya koyuyordu.
12 Eylül döneminde Kürtçenin kamusal ve hatta özel alanda kullanımına getirilen yasaklar ise toplumun geniş kesimlerinde derin bir travma yarattı. Devletin bütün gücüyle yürüttüğü asimilasyon politikaları, beklenenin aksine Kürt kimliğini ortadan kaldırmadı; tersine kimlik bilincini daha da pekiştirdi.
Asimilasyonun Sınırı ve Kürt Toplumunun Duruşu
Yüz yıllık tecrübenin belki de en net sonucu şudur:
Zorla benzeştirme politikaları kalıcı çözüm üretmedi.
Kürt toplumu, ağır bedeller ödemesine rağmen kimliğini koruma yönünde güçlü bir toplumsal refleks gösterdi. Bu durum, meselenin güvenlik tedbirleriyle değil, demokratik tanınma ve eşitlik politikalarıyla ele alınması gerektiğini defalarca ortaya koydu.
Bugün gelinen noktada hem devlet aklının hem de toplumun şu gerçekle yüzleşmesi gerekiyor:
- İnkâr çözmedi.
- Baskı çözmedi.
- Asimilasyon çözmedi.
O halde aynı yöntemleri farklı dozlarda tekrarlamanın farklı sonuç üretmesini beklemek gerçekçi değildir.
Bölünme Korkusu: Gerçek mi, Travma mı?
Türkiye’de Kürt meselesinin çözümünü zorlaştıran en güçlü psikolojik bariyerlerden biri bölünme paranoyasıdır. Devlet ve toplumun önemli bir kesiminde şu kaygı uzun yıllar belirleyici oldu:
“Dil ve demokratik haklar verilirse ülke bölünür.”
Ancak son yüzyılın sosyolojik verileri bu varsayımın otomatik bir doğrulaması olmadığını gösteriyor. Dünyadaki pek çok örnek, kimlik haklarının tanınmasının her zaman bölünmeye yol açmadığını; aksine çoğu durumda aidiyeti güçlendirdiğini ortaya koyuyor.
Türkiye özelinde de şu soruyu sormak gerekiyor:
Gerçek birlik, korkuyla mı güçlenir; yoksa eşitlik ve gönüllü aidiyetle mi?
Bu soru artık ertelenemez bir eşiğe gelmiştir.
Yeni Bir Dil, Yeni Bir Güven İnşası
Bugün ihtiyaç duyulan şey, eski tartışmaları tekrar etmek değil; yeni bir güven zemini kurmaktır. Bunun için:
- Meselenin adını doğru koymak,
- tarihsel acıları inkâr etmemek,
- eşit yurttaşlık ilkesini somutlaştırmak,
- kültürel ve dilsel hakları güvenceye almak
kaçınılmaz adımlar olarak duruyor.
Bu adımların atılması yalnızca Kürtler için değil, Türkiye’nin bütünlüğü ve demokratikleşmesi için de kritik önemdedir.
Sonuç: Adını Koymadan Çözüm Gelmez
Türkiye’nin Kürt meselesi artık inkârla, ertelemeyle veya yalnızca güvenlik perspektifiyle yönetilemeyecek kadar köklü ve toplumsallaşmış bir meseledir.
Yüz yıllık tecrübe bize şunu söylüyor:
- Korku siyaseti kaybettirdi.
- İnkâr güvensizliği büyüttü.
- Asimilasyon toplumsal yarayı derinleştirdi.
- Artık daha cesur bir yüzleşmeye ihtiyaç var.
Çünkü adını koymadığımız hiçbir sorunu gerçekten çözemeyiz.
Ve belki de Türkiye’nin önündeki en büyük eşik tam olarak burasıdır:
Korkuların gölgesinden çıkıp ortak geleceği güven üzerine kurabilmek.
Bu satırların yazarı olarak, yaklaşık otuz yıllık gazetecilik hayatım ve yarım asrı aşan ömrüm boyunca bu ülkede toplumsal barışı savundum; mağdurlar arasında ayrım yapmadan, dökülen her kardeş kanına karşı çıktım. Yazdığım kitapların, romanların, makalelerin ve haberlerin ortak yönü, çatışmanın değil barışın dilini güçlendirme çabası olmuştur.
Bu duruşun bedelleri de olmadı değil. 28 Şubat sürecinde fişlenerek kamu haklarından mahrum bırakıldım; daha sonra TRT sürecinde kazandığım sınavlara rağmen benzer şekilde dışlandım. Ancak bütün bu tecrübelere rağmen, barış, hukuk ve adalet yönündeki tutumumdan hiçbir zaman geri adım atmadım.
Çünkü bu ülkenin artık korkularla değil, güvenle; inkârla değil, tanınmayla; çatışmayla değil, hukuk ve demokrasiyle yol alması gerektiğine inanıyorum.
Yorumlar
Kalan Karakter: